Canım yanıyor. Düştüm. Bu kez mecazen değil, dizlerim kanayarak düştüm. Hani kalp acısını göstermek istemez ya insanlar, buna ilk diz yaralarımızı saklayarak başladık bence.
Büyüdük.
Eskiden avazımız çıktığı kadar bağırırdık canımız yanınca, oysa ağlayınca da geçmiyor acı. Ama yine de belki birileri derman olur diye boğazlarımızı parçalardık, küçükken düştüğümüz o parkta.
Şimdi.
Büyüdük dedim ya. Öyle büyüdük ki, artık düşünce ağlamıyoruz, kendi yaramıza pansuman olmaya çalışıyoruz. Bunu da daha şimdi fark ettim.
Dedim ya düştüm, mecazen değil.
Mecazen de çok düştüm o ayrı, ama ona ağladım. Mecazen düşmüştüm ama canım o zaman da gerçekten yandı. Kalbim parçalandı. Bak o vakit de gidecek kapım kalmamıştı, dizimi kanatınca da yok.
Gece olup o yara sızlayınca da yok. Ne kalp ne diz.
Mızmızlanacak kimse yokmuş hayatımda, güçlü gözükmek zorunda kalmışım en dibimdekine bile. Sonuç? Sonuç kendi yaramı saramayacağımı bildiğimden, içime susmaya başladım.
İyileşmiyorum.
Ve yanımda kimse de yok.
İnanır mısınız buna alıştım, ve bu canımı yakmıyor artık.
Dizlerim daha çok acıyor.
Artık fiziksel acılara ağlamayacak kadar büyüdüm.
Ama canım çok yanıyor.
Anne diye ağlayan o çocuk içimde, yeni tanıştığı anlam veremediği kalp ağrısı ve diz acılarıyla birlikte. Annesine iyi gözükmek için bıraktı ağlamayı. Annesi üzülmesin diye mızmızlanmıyor, ağlamıyor. Çocukken de olgunsun derlerdi, iyi bir şey sanıyordum ben bunu. Ama şimdi anlıyorum yanında ağlayacak kimsen olmaması demekmiş, güçlü durmakmış. Bak bu da marifet sanardım. Keşke hala düştüğümde ağlıyor olsaydım.
Dedim ya, artık fiziksel acılara ağlamayacak kadar büyüdüm. Zaten ağlasam da kimse gelmez artık.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder