20 Nisan 2017 Perşembe

Kıvılcım

Avuçlarında sönen kıvılcım ruhunu tutuşturan kıvılcımdı. Şimdi ne yapacaksın? Hiçbir duygu seni doyurmaz artık, aradığını bulmuştun, bulmamalıymışsın. Hiçbir şarkı yeterince anlama sahip değil. Hiçbir yazı içindeki yükü hafifletemez. Hissettin bir kere, buldun bir kere. Bulmak kaybetmekmiş, geç anladın.

Boşluk kaldı geriye. Ne istediğini öğrenmekti niyetin, öğrendin. Hayalim ne derdin, hayallerin önünde duruyor şimdi. Ama ömür boyu boşluğa mahkumsun. Bütün o aşık olduğun hisler, naif sözler sana hafif artık. Hiçbir şey yok ruhunu doyuracak. Yenildin.

Gücün yok hayallerine koşacak. Daha baştan kaybettin. Bunu kabul etmek zordu, kabul ettin, keşke kabul etmeseydin. Nasıl çabalayacaksın, çoktan bitti. Keşke görmezden gelmeye devam etseydin. Oysa sen sanardın ki aşmalı bazı şeyleri, yüzleşmeli. Keşke yüzleşmeseydin. Bunu aşamayacaksın çünkü biliyorsun.

Bu senin tutkun, uğruna kendinden geçeceğin hayalin. Artık hayal kırıklığın. Sen artık bir hiçsin. Şimdi yaşamın tozlu raflarına ulaşana kadar bir miktar yaşar gibi yapacaksın. Hazır ol, artık bir oyuncusun.

13 Nisan 2017 Perşembe

Şömine

Sesin kulaklarıma doluyor, tüm içim sesinle yankılanıyor. İçimin duvarlarına çarpıyor sesin, yankılanıyor tüm damarlarımda. İçim bahar bahçesi, her yer papatya. Kır papatyası açtırdın gönlüme. Ve sesin, canım, sesin çiçeklerden güzel kokuyor.

 Birkaç kirpiğin ve incecik derinin altındaki gözlerin ne kadar da derin. Ne denli derinimi görüyor öyle. Yemin ediyorum, sen ruhuma bakıyorsun. Her şeyden fazlasını görüyorsun. Gözlerin, tıpkı şiirdeki gibi, eski zaman gözleri. Gözlerin sonbaharın getirdiği yaprak dökümü gibi. Gözlerin sonbahar şairaneliği. Bana bak. Yalvarırım bana bak. Bakışların, gözgöze, gözbebeklerime çarpa çarpa kalbime ulaşıyor. Kalbim sıcak, heyecanlı.  Ve senin bakışların,bakışların diyorum canımın içi, şömine önü.


 O iki dudağın, canımı yoluna serdiğim, senin o iki dudağın ne güzel kelimelere gebe. Dünyanın en güzel şiiri senin bir nasılsın demen sanki. Ah canım. Ne de güzel konuşuyorsun öyle, ne de şiirsin öyle. Ve gülüyorsun ya. Gülüşün. Allahım,gülüşü... Nefes almamışım şimdiye kadar sanki, sen gülünce ulaşıyor ciğerlerime aldığım hava. Kahkahan mı tebessümün mü, evlatlarını ayırt et demek kadar acımasız benim için. Ama senin gülüşün çölde nehir olması gibi İçimin nehirleri senin gülüşünle coşuyor. Ben umarsızca sana doğru akıyorum. Ve gülüşün nehirlerin en coşkunu.


Sen bir yazının değil, bin yazının konususun. Varolan tüm kelimeler seni övmedikçe işlevsiz. Gel bir bak, gözünü gözlerimle buluştur, içimde şömineler yansın, gel bir konuş ruhum papatyalarla donansın. Ah bir de gül. Bir de gül nefesim ciğerime ulaşsın. Bir de gül... Allahım, mutluluktan öleceğim. Bir de gül ki, ölümüm cennet güzelliğine kavuşsun. 

10 Nisan 2017 Pazartesi

Göreceli Zaman Kuramı

Senin içine yuva olan o cümleler onun için birer replikmiş, senin kalbini saran ellermiş ama meğerse onun elleri değilmiş. Sen kendine yepyeni hisler yaratırken kelimeleriyle, onun için hiç hissedilmeden edilmiş.

Sen o cümleyi duyduğunda kalbin eridi, sıcak çikolata gibi doldu içine. Ruhun bir bahar bahçesiydi, değil mi, mis kokular doldu tüm bedenine. İki dudağının, kurban olduğun o iki dudağın arasından birkaç kelimeydi sana baharları getiren ama o cümle onun kalbinden çıkmamış.

Einstein ne de haklıymış değil mi? Çok bilge adammış bak. Çünkü hatırlıyorsun, o cümle iki saniyede söylenmiş olamaz. Çünkü o cümle senin kaldırım taşın. Göreceli zaman kavramın. Senin için zaman orda durdu, onun için öyle bir an yok.

O cümle senin ömrün olmuş, ama o cümleyi kurduğunu bile hatırlamıyor. Onun için birkaç harf senin için bir ömür olmuş. Oysa bir ömrü feda ederdin o cümleyi hatırlaması için. Bu gerçekle yaşamak da senin hançerin.

Senin için ruhuna yerleşen o cümle, kötü manada değil ama, senin için bir tonluk o cümle onun için kütlesiz. Senin ruhuna, kalbine ait bir parça haline gelen o cümle onun içine yerleşemedi.

Şimdi sen o kaldırım taşına çöküp ağlamaz mısın? Ağlamak boynunun borcu, ağlarsın. Hem de bir ömür ağlarsın. Oysa yanından ışık hızıyla geçip gitti çoktan.

Sana Söz

Hüznün beni dağlıyor, emin ol. Üstüne atılan her oka siper olurum senin için. Hiçbir kurşun beni parçalamadan sana ulaşamaz. Senin için parçalanmaya yeminim var, biliyorsun.

Sen bu yolda ilerlerken, hayat yolunda ilerlerken, toplayamadığım, gücümün yetmediği taşlar olacak yolunda. Kimi taşlar batacak ayacıklarına. Bıraktıkları her izi, her yarayı iyi etmek için bildiğim tüm şifalı sözleri kullanacağım, sana söz. Kaf Dağı'nın ardındaki her otu toplamam gerekse bile seni iyi edeceğim.

Yolun en dikenli yerlerinde sırtımda taşıyacağım seni, sana söz. Ama olur da yine de koruyamazsam seni, kahrolacağım. Yemin ederim, ayağına batacak her dikene, gözüne kaçacak her toz zerresine lanetler okuyacağım. Kendimi affetmeyeceğim ama seni iyi edeceğim. Bana inan.

Her yaranı öperek iyi edeceğime inanıyorum, sen de inan. Dudaklarım sana şifa olmak için var olmadıysa koparıp atarım. Sen iyi ol diye varım ben. Var olmamdaki tek neden bu benim için, yoksa neden nefes almalıyım? Aldığım her nefesi senin verdiğin nefesten almayı diliyorum.

Öyle bir geçireceğim ki aldığın her yarayı, sende kalacak izlere bile hayranlıkla bakacaksın. Çiçek olacaklar ruhuna. Seni öyle güzel büyüteceğim ki o yaralarla, geçmişinde kalan her acı hatıraya gülümseyeceksin. Ben o gülümsemeyi görmek için hırpalayacağım kendimi. O gülümsemeyi almadan bırakmayacağım iyi etme çabamı. İyi olacaksın. Sana söz.

Yolun sonunda öyle bir düzlüğe ulaşacaksın ki, çimlere yatıp gökyüzünü izleyeceğiz birlikte. Senin bastığın yerde açan papatyalardan taç yapıp saçlarıma takacaksın. İşte o an, ayağına batan hiçbir taşı hatırlamayacaksın. Sen o yolu tırmanıp zirveye ulaştığında, aşağıya bakıp tırmandığın yoldan gurur duyacaksın. Ve senin tırmanışını kolaylaştırmak için ben hep yanında olacağım. Sana söz.

Senin ruhunu yaralayan ne varsa, iyi edeceğim. Seni üzen ne varsa geçmişte kalacak. Geçmiş olacak. Sana söz. Her şey geçecek. Her şeyi geçireceğim. Yeter ki sen benden geçme. Sen benden geçersen, ben olmam.

Sana söz. Her şey geçecek, ben senden geçmeyeceğim, bana inan.

Avuçlarımda Kan

Avuçlarımda kalbim, kapındayım. Sana sunuyorum kalbimi yeter ki beni al içeri. Varım yoğum, nem varsa getirdim, kabul et beni. Sana layık değil ama, kalbimi getirdim sana.

Alsana, avuçlarım kan revan. Alsana, tüm eminliğimle geldim kapına. Alsana, kanlar akıttım senin için. Alsana, alsana, kalbimi sundum sana.

Ellerim hala kanlı, ama olsun sen aldın ya kalbimi, sen paha biçilemezim, sen değerlim, sen kalbimi aldın ya. Daha bir şeyim yok, özür dilerim. Ama aldın ya. Dur, nereye? Gidiyorsun. Avuçlarım bomboş kaldı nasıl gidersin? Oysa ben ellerimden tutarsın sanmıştım. Oysa ben...

Ellerim kanlı, kalbimi söktüm senin için gitmemelisin. Tırnaklarımda hala taze kan var. Kendi kanım. Ve sen... Gidiyorsun. Gittin.

Kalp kolay bulunur şey değil, kalpsiz kaldım. Sen gittin. Hala avuçlarımda kendi kanım, gözlerimde yaşım. Bu yaşlar yetecek mi elimdeki kanı temizlemeye? Korkuyorum. Bir kalp atışına muhtaç kaldım.

Ben sana kalbimi sundum, sen avuçlarımdaki kanın kurumasına izin verdin.

Sarmaşık

Sarılmak çok güzel bir eylem gibi gelir bana hep. İçten gelen en güzel duyguların taşıp eyleme dönüşmesi. Sarılmak. İçinde ne çok şey barındırır.

Öylesine yapılan günümüz selamlaşma sarılmalarından bahsetmiyorum. Sadece kollarınla değil de, kalbinle de sararsın. Konuşulmayan her şey paylaşılır.Kelimeler olmadan her şey akar bir bedenden diğerine. Duygular arasında kurulan bir köprüdür sarılmak.

Karşındakinin ruhunun sıcaklığı kalbine dolar. Hüzünlüyken ya da sevinçliyken. Duygudaş olursunuz sarılmayla. Aynı yükü sırtlamak gibi. Soğuk bir akşam sobanın arkasında oturmak gibi bi sıcaklık bence paylaşılan. İçini açmak gibi. Oraya saklamak gibi karşındaki kalbi. İçindeki en güzel köşeyi ona ayırmak.

Koşa koşa, özlemini paylaşmak için sımsıkı sarılmak. Çok özlediğine koşmak, sarılmak. Ne güzel mutluluk öyle. Yapboz parçası gibi, sağındaki boşluğun onun solundaki kalbiyle dolmasını sağlamak. Gel, sar kollarını kalbime. Burası senin yerin.

Üzüntüden kavrulurken canın, sarılmak. Yanındayım hissi. Burdayım. Biri var benimle olan. Yorucu günün ardından yatağa bırakmak gibi kendini. Bütün o huzur hissi. Her şey geride kaldı, yarın yeni bir gün var bak. Kollarınla bu güveni vermek ona. Her şey güzel olacak sözü vermek gibi.

Sarmaşıklar en yakınındaki duvara sarılır ya hani. Sen de o güveni vermişsin, bak ben dimdik yanındayım, sana duvarım, gel sar beni. Gel, seni gökyüzüne ulaştırayım. Sar-ma-şık. Sarılmak çok şık bir eylem değil mi?

İçini açtığının boynuna atladığında, kollarını hissedemezsin ya sırtında. O sarılmadıysa, ne büyük hayal kırıklığı. Tüm hevesin kursağında. Sarıl-a-ma-mak. Neden sarmadı beni senin kalbin, oysa senin sıcacık minderin hazırdı onun için. Oysa en güzel yeri ona ayırmıştın. Oysa sen soba arkasına minder koymuştun onun için.

Soğuk bir duvar. Oysa soba arkasında ısınacaktın. Sarılamadın. Onun sobası soğukmuş, ya da sana yeri yokmuş. Karşındaki kalp kapı duvar. Sarılmak. Sarıl-a-mamak. Sarmaşık. Sarılamadık.

4 Nisan 2017 Salı

Yol

Söyleyecek hiçbir şey yok. Hiçbir kelime yok yıkılan köprümüzün enkazından kurtarabileceğimiz. Hiçbir kelime yok o köprüyü tekrar kurabileceğimiz.

Böyle harcanmamalı bu his diye ne çok yanlışa, hataya göz yumduk oysa. Dünyanın en naif hissini incitmemek adına ne çok incindik, kendi yanlışlarımızla. Şimdi yok. Kopmaz sandığımız ip koptu, hem de defalarca. Yıkılmaz sandığımız köprü, sular altında. Şimdi yok. Bizi bize ulaştıracak hiçbir şey yok. Ne sen bana gelebilirsin, ne ben sana. Yollar yok oldu, beni sana getirmiyorlar artık, seni de bana getirmedikleri gibi.

Oysa adım attığım her yol beni sana getirirdi. Senin gittiğin her yer bana varırdı. Bilmediğim bir yol bile mutlaka sana çıkardı. Çıkmaz sandığın o sokağın sonunda ben vardım, hatırla. Şimdi en tanıdık yollar bile sana ulaşmıyor. Sana yolum yok, köprüm yok, artık biz yokuz.

Yorgunluktan yığıldığım o kapı senin evindi. Kaybolduğunda sorduğun o adresse benim evim. Aynı evin içinde birbirine rastladıkça şakalaşanlardandık biz, şimdi benim bir evim yok. Ne vakit taşındık birbirimizden? Şimdi adresin yok. Yollanacak çiçeklere bile yol yok.

Şimdi yok. Yolum da izim de yok. Beni bulduğun o çıkmaz sokaktaki kaldırımdayım, ama sen bu sokağı hatırlamazsın. Beni izlediğin o penceredesin, ama şimdi ben kaldırımlara bakarak yürüyorum. Yıkıldık, birbirimize ev olmuştuk, şimdi enkaz olduk. Sen benim başıma yıkıldın, ben de senin. Adil değildi bu, hiç kimse için. Kelimeleri tüketmemeliydik, tükendik. Ellerimiz nasır tutarcasına sarıldığımız o ip, kayıp gitti avuçlarımızdan. Şimdi yok. Ne bir kelime, ne bir haber, ne bir adres. Hiçbir yolu yok buluşmamızın. Sen yoksun. Ben yokum. Bir yolu yok.